Politik – Siyasi Fıkralar
Bernard Shaw ile Churchill atışması
Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelerlermiş…
Bernard Shaw, Pgymalion oyununun ilk gecesine, Churchill’i davet etmiş ve iki davetiyeye bir de pusula iliştirmiş.
-“Size iki davetiye gönderiyorum, bir dostunuzu da alıp gelebilirsiniz, tabii dostunuz varsa!”
Churchill lafın altında kalır mı?
Yanıt göndermiş:
-“Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece oynanırsa!”

Ben yarın ayılacağım. Ya sen…
Çirkin bir kadın milletvekili, Churchill’e laf atar:
-“Sen bir sarhoşsun!”
Churchill lafın altında kalır mı?
-“Olabilir, ama ben yarın ayılacağım; sen ise hep çirkin kalacaksın!”

Uçkur sorunu
İngilizlerin, Birinci Dünya Savaşından sonra Malta Adasına sürgün ettiklerinin arasında Süleyman Nazif ile Enver Paşanın babası Ahmet Paşa da vardır.
Bir gün Malta’da konuşurken laf hovardalıktan açılır, herkes gençlik maceralarını anlatır.
Enver Paşanın babası,
-“Çok şükür, ben hiç harama uçkur çözmedim!” der…
Süleyman Nazif bu, hiç fırsatı kaçırır mı?
-“Aman efendim, keşke helale de uçkur çözmeseydiniz de, şu oğlunuz Enver yüzünden bu hallere düşmeseydik!”

Alçaklık çukurluk farkı
Süleyman Nazif bir sohbette, birisi hakkında demediğini koymamış herifi yerin dibine sokmuş çıkarmış…
Bir zaman sonra konu aynı adamdan açılınca, Süleyman Nazif’e yaranmak isteyenlerden biri,
-“O adam alçağın biridir!” diye lafa girmiş…
Süleyman Nazif hemen lafı ağzına tıkamış:
-“Alçak diyemezsin!”
-“Aman efendim, siz bu herif hakkında, geçenlerde neler söylemiştiniz, ben alçak demişim çok mu?”
Süleyman Nazif kaşlarını çatmış:
-“Alçağın, yükseğe göre bir seviye farkı vardır, yani alçaklık da bir yükseklik sayılır… O herif çukurdur, çukur!”

Süleyman Nazif’in fili
Süleyman Nazif, İttihat Terakki’nin ileri gelenlerine kızarmış…
Bir gün konuşulurken Enver Paşa için,
-“Germanofil” demişler, yani Alman yanlısı,
Maliye Nazırı Cavit Bey için,
-“Francofil” demişler, yani Fransız yanlısı,
Cemal paşa için
-“Angiofil” demişler, yani İngiliz yanlısı, sıra Meclis Başkanı Halim Menteş’e gelince, Süleyman Nazif atılmış:
-“O sadece fildir!”

Nah diyemedim
Zengin adamın biri hastalanmış, komaya girmiş, doktorlar gelmiş ömrüne tarih biçmişler:
-“Bir hafta yaşar!”
Doktorlar gidince, mirasçılar adamın başında miras kavgasına başlamışlar:
-“Han senin, apartman benim, araba senin, tekne benim!”
Bir hafta dolmuş, adam hâlâ komada, ama öldüğü filan yok, yeni doktorlar çağırmışlar, onlar da on beş gün biçmişler, miras kavgası yine başlamış, lakin gün dolmuş, adam hâlâ yaşıyor.
Başka doktorlar gelmiş, bu sefer bir ay demişler, miras kavgası olanca hızıyla sürmüş, bir ay dolmuş adam birden kefeni yırtıp, ayağa kalkınca mirasçılar kaçıp kaybolmuşlar…
Adamın hastalığı süresince başında askerlik arkadaşı beklermiş, ne miras hakkı var, ne de adamın parasında gözü, sadece insanlık, arkadaşlık uğruna beklermiş… Adam dirilip ayağa kalkınca, askerlik arkadaşı sormuş:
-“Yahu dikkat ettim. Ne zaman doktorlar gelse, senin ömrüne tarih biçse, hısım, akraba miras kavgasına tutuşsa, sen sağ elinin şahadet parmağını oynatıp duruyordun, niçin böyle yaptın?”
Adamcağız gülmüş:
-“Ne yapayım, yumruğumu sıkıp nah diyecek gücüm, kuvvetim yoktu ki!”

Aynı horozla sürekli dövüş
Yazar, konuyu o zamanki halkoylamasına getirmiş.
-“Millet de ikiye ayrıldı, herkes kendi cengâverini kışkırtıyor.” demiş.
Bugünleri anlatır gibi:
-“İşte kırk yıllık demokrasimizin aldığı yol bu kadar…” diye yerinmiş, sonra da öyküsünü anlatmış:
Eskiden “bina” diye bir ders varmış, dilbilgisi gibi bir ders, daha çok fiillerle ilgiliymiş, zor bir ders…
Çocuklar bu dersten çok zorlanır, çok zor sınıf geçerlermiş…
Çocuğun biri her yıl “bina”dan ikmale, bütünlemeye kalırmış…
Babası zavallı cahil bir adam, bu işlerden pek anlamıyor…
Bir gün kahvede sormuşlar:
-“Senin oğlundan ne haber?”
Adamcağız başını sallamış:
-“Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur!”
Yazar bu fıkrayı şöyle bağlamış:
-“Bizim demokrasi maceramız da böyle, dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz, aynı sakızı çiğneyip, aynı horozları dövüştürüyoruz.”

Siz ne kadarsınız?
Uzuuun mu uzunca süre ülkeyi yöneten siyasetçimizin yolu bir gün tımarhaneye düşer.
Yanından geçerken gökyüzünde bulutlara bakıp duran deliye sormuş
-“İçerdeki mevcudunuz ne kadar?”
Deli ona bakıp tanıyınca biraz düşünmüş:
-“Ben içerdeki mevcudu bilmiyorum; ama sen muktedirsin, her şeye gücün yetiyor ve her şeyi biliyorsun. Söyle bakayım siz dışarda ne kadarsınız? demiş.

Hem öyle hem böyle
Vaktiyle bir Kral zamanında kanun taslakları hazırlanıp meclise sunulur, lehte aleyhte konuşmalardan sonra el kaldırma usulüyle kanunlar her hâlükârda kabul edilirmiş.
Bir gün meclis başkanı lehte el kaldıranlardan sonra aleyhte de el kaldıranların içinde de aynı şahsı fark etmiş:
-“Efendi, dalgın mısın?” demiş.
-“Ne münasebet değilim.”
-“İyi de niçin hem aynı mesele olduğu halde hem kabul eden hem de etmeyenlerle birlikte el kaldırdınız?”
-“Ne fark eder ki demiş, vekil. Biz burada sadece baş sallayıcı ve kralın isteği doğrultusunda el kaldıranlarız.”

Her ikisi de doğru söylüyor
İki siyasetçi her nedense aralarında geçinemiyorlarmış. Araları tamamen açıldığı için onları barıştırmak adına hatırı sayılır birine götürmüşler.
Birinci siyasetçi,
-“Bu ahlaksız yok mu..” deyip adamın tüm ayıplarını ortaya döküp rezil/kepaze etmiş.
Diğer siyasetçi de,
-“Bu edepsiz, bu soysuz yok mu…” deyip ondan aşağı kalmamış.
Dinleyenler hatırlı adama dönüp:
-“Her iki tarafı da dinlediniz. Söyleyecekleriniz yok mu?” diye sormuşlar.
Adam gülümsemiş:
-“Her ikisi de doğru söylüyor”, demiş.

Yorum gönder