Kavramlar Sokağa İnmez
Her insan yaşanmışlıklardan bir “deneyim alanı”na, diğer yandan, eylemlerini yönlendirdiği bir “beklenti ufku”na sahiptir.

Hannah Arendt’in düşüncesinde “kriz” kavramı merkezi bir yer işgal ediyor. Kriz olgusunu anlamak için Arendt’in, olay düşüncesini yeni bir tarihsellik kavramsallaştırmasına düğümleyerek nakşettiği düşsel panoramadaki büyük resme yakından bakmak gerekiyor.
Trajik kriz antik Yunan’da, tüm beklentilere aykırı olarak ortaya çıkan, önceden tahmin edilemeyen muhteşem bir kırılma ve hikâyenin akışını büken bir “Peripeteia” olarak algılandı.
Arendt’te olay kavramının krizle ilişkisinde özel bir içeriği bulunuyor. Arendt olayı, benzersiz karakteri nedeniyle, kıran, bağı koparan ve kausal bir dizide çözülmeyi reddederek kendi bütünlüğüne direnen bir olgu olarak okudu.
Ters çevrilmiş bir ponza taşını andıran kitabında1 Arendt’in, olay kavramına dair inanç beyanı ve pro domo apologia çıkarımları, onun olayın “yeni” için temel bir muharrik olmasına inanmasından kaynaklanıyordu.
Olay oluşun olağan akışında bir kopuşa, bir kırılmaya yol açarken, beklenmedik “eylemler, tutkular ve yeni potansiyeller panoraması” ortaya çıkarıyor.
Modernite denen olgu, deneyimler üzerinde derin etkileri olan tarihsel, antropolojik ve varoluşsal durumun hacimli bir “conditio humana”ya somutluk kazandırdığı çağın panoramik resmini, vicdanın opak duvarlarına yansıttı.
Tersten yazılmış bir mit olan ve kendini “Neuzeit” olarak tanımlayan modern zamanlar, aynı zamanda “Roma Üçlüsü” denen, din, gelenek ve otorite kaybının mührünü vurduğu zamanların adıydı. Buradan bakıldığında kriz, aslında en başta bir Batı uygarlığı kriziydi.
Moderniteyi, yansımalı bir ayna ilişkisi aracılığıyla kişinin kendisiyle özel bir ilişki kurma tarzını da ortaya çıkaran karakteristiğiyle birlikte okumak gerekiyor.
Modernitenin dondurucu rüzgârlarının sertleştirdiği insanlar, sıkı yün başlıklarının altında yüzleri kırış kırış ve bilinmezlikle dolu olarak, geleneklere ve ‘hükmü-sabıklara’ daha fazla sığınmayı yeğliyor.
Modernitenin bir semptomu olarak totaliterlik olgusunun yol açtığı kopuşun derinliği, insanların ortak aidiyetlerini deneyimlemelerini sağlayan ortak anlayış zemininin çöküşüyle doğru orantılı olarak artıyor.
Diğer yandan kriz, önyargıları silip maskeleri alaşağı edici özelliğiyle yüzümüzü can alıcı sorunlara dönmeye zorlayan olumlu bir dinamik olarak da öne çıkıyor.
Modernitenin öznesi, krizin içinde bir esin bulmaya başlayalı beri, onun için yeni bir başlangıç ufku belirgin hale geldi.
Bu durum, olayla ve onun yenilik ve kırılma potansiyeliyle yüzleşince öznenin, kısmi ya da “epifenomenal” (alt-olgusal) düşüncelerle yetinemeyeceği anlamına geliyor
Çünkü, modernitenin ortaya çıkışı, referans kaybıyla ilgili bir kriz olgusuyla at başı yürüyen bir süreç olarak öne çıktı.
Başka bir deyişle, beklenmedik olaylara verdiğimiz tepkilerin ya da yanıtların başarısızlığı nedeniyle değerlendirme kriterlerimizin kaybolması, gerçek bir kavrayış (muhakeme) krizini de ortaya çıkardı.
Muhakeme krizi hem sağduyunun ölçütlerini hem siyasi, hukuki ve ahlaki kavramları yok ederek öznenin düşünce kategorilerini altüst etme etkisine sahip bir “dağılma ve savrulma momentumu” olarak belirginlik kazandı.
Can Atalay’ın vekilliğinin düşürülmesi, dağılma ve savrulma momentumunun totaliter-faşizan ayağına çarpıcı bir örnek oluşturuyor.
Modern dünyanın kalbinde yer alan “muhakeme krizi” Arendt tarafından, totaliter olgudan kaynaklanan unsurlardan biri olarak değerlendirildi.
Hemen hemen toplumsal tüm katmanları, dokuları ve sahaları etkileyen doğasıyla faşizan bir salgını andıran muhakeme krizinin moderniteyle yakın bir ilişkisi olduğu apaçık ortaya çıktı.
Elbette modernitede geleneğin kırmızı ipi koptu, ancak bu kopuş yeni bir başlangıç yapmaktan başka şansımızın kalmadığını gösteren bir kırılma noktasını belirgin hale getirirken, aynı zamanda gerçeklikle yeni bir ilişki kurmamıza da olanak sağladı.
Geleneğin ipinin kopması, zamanın kalbindeki bu zamansızlığın ya da zamandışılığın küçük izlerinin sürülmesine de olanak tanıyor.
Ütopyanın düşün mirasının devredilememesine dair bir kopuşun, kolektif bellekten yoksun ‘bükülü’ bir bilincin tarihteki karanlık epizotlara karışarak, çok sayıda felaket ve çıkmazı tetiklediği de görülüyor.
Marx’ın entelektüel evrenindeki meşhur “kopuş” etrafında düğümlenen kavramsallaştırma, Batılı kimliğine derinden kazınmış ve rasyonel bilimin sınırlarını kavranamazın ötesine ittiği, eskatolojinin sebep olduğu ‘metafizik travmaya’ somutluk kazandıradursun, kapıda ne çözülecek öznel bir anahtarın ne de ardında mistik bir sırrın olmadığını da gösterdi.
Bu geniş ve kimliksiz panoramada benlikle asıl ‘yuvası’ arasında açılmış, onarılmaz bir kopmadır bu ve yarattığı uçurum aşılamazdır.
Varoluş derin bir kendilik çıkmazının içine sürüklenedursun, dünya artık insan olmanın soyut çıplaklığında hiçbir mukaddes değer görmez oldu.
Bu çıkmazın içinde olma durumunun en iyi tanımı, Kafka’nın2 iki düşman güç arasında kalan birini tasvir ettiği benzetmede bulunuyor. Kafka, adı Geçmiş olan birinci gücün, özneyi, kökeninden başlayıp arkadan iterken, Gelecek denen ikinci gücün, öznenin önündeki yolu kapattığını ileri sürüyordu. Bu nedenle, ikisinden birini bilinçten, hayal gücünden uzaklaştırmadan yol almak mümkün olmuyordu.
Varoluşa karşı düşmanca konuşlanmış zaman ve dünya, Josef K’nın kalbine saplanan ve iki kez döndürülen, iki ucu da keskin kasap bıçağını çağrıştırıyor. K ve bıçak, ‘belleksiz’ modern insanın trajik durumu için bir alegori olarak öne çıkıyor.
Bu benzetme, kanımca Arendt’in zamanda “ihlal” olarak adlandırdığı şeyi daha iyi anlamamıza da olanak tanıyor. İhlal, bilgi, bilgelik ve deneyim aktarımının kesintiye uğradığı ütopik gelenekten yoksun bir zamana gönderme yapması anlamında, aslında modernitenin delik deşik kalbinin tam ortasında duran bir olgudur.
“İnsanlar ölmek zorunda olmalarına rağmen, ölmek için değil yeni bir şeye başlamak için doğarlar”: Arendt’ in bu cümlesi, onun, Aziz Augustinus’un ünlü, “Başlangıç olsun diye insan yaratıldı” sözünden ilham alarak kullandığı “doğarlık” (natality) kavramıyla yakından ilişkiliydi.
Ancak Arendt, “Özgürlüğün felsefi geleneğimizde ilk kez Aziz Augustine’in ateşlediği din değiştirme deneyimiyle ortaya çıktığını” söylerken, bu sözüm ona büyük Romalı siyaset teorisyeninin paganları, sözde kendi iyilikleri için, yakılmaya gönderdiğini görmezden gelerek onları (paganları) ikinci kez “iptal” etmiş oluyor.
Arendt’in kriz olgusuna yaklaşımı, varoluşun anlamının hayatta kalmak ve geçmişi korumak değil de onu yenilemek olduğunu savlayan Hans Blumenberg ile arasında bazı paralelliklerin kurulmasına olanak sağladı.
Burada önerilen diyagramın, insanlığın yalnızca çözebileceği sorunları ortaya koyduğunu savlayan Marx’ın şemasının tam tersi olduğunu görmek gerekiyor.
Zehirli okun bir ucunun bir sonluluğa (ölüm) diğerinin dünyanın kötülüğüne işaret ettiği bir yerde öznenin pasif kalarak “doğarlık”ı ya da bireysel imkânı reddetmesi büyük felaketlere yol açabiliyor.
Başka bir deyişle, konformizmin ya da korkunun özgür eylemselliği güven çemberine alarak yavaş yavaş gölgelediği yerde totalitarizm başlıyor.
Arendt görünürdeki bir paradoksu harekete geçirirken, Pandora’nın Kutusu tam da bu kırılma sırasında açılıp, krizi bir sorgulama muharrikine dönüştürebiliyor. Kısacası, modern dünyada bir boşluk gibi açılan gedik, yeni bir başlangıç ihtimali olarak kendisini gösterebiliyor.
Yapılmış, anlatılmış, yazılmış her tarih, insanın acılarının, deneyimlerinin ve beklentilerinin toplamından oluşuyor.
Her insan yaşanmışlıklardan bir “deneyim alanı”na, diğer yandan, eylemlerini yönlendirdiği bir “beklenti ufku”na sahiptir.
Ancak, insanın deneyim alanı ile beklenti ufku arasında bir uçurum bulunuyor. Günümüzde beklenti ufku, giderek belirsizleşen bir gelecek karşısında daralırken, deneyim alanı da daralıp büzüşerek geçmişin daha da uzaklaşmasına yol açtı.
Özne, kendi içindeki yarığın sızıntısından, boşluğa akan zamanın krize yansıyarak bir “zamandışılık” yarattığı bir durumla karşı karşıya kaldı; başka bir deyişle, bir kaçış ikilemi içine sıkıştı.
Ancak asıl önemli olan şey, bu giderek derinleşen ve derinleştikçe gölgeli bir azametin gri alanı olarak öne çıkan uçurumun bu iki kategori (deneyim alanı/beklenti ufku) arasındaki kutuplaşmayı ortadan kaldırıp kaldırmayacağı sorusuydu.
Deneyim alanı ve beklenti ufkunu işaretleyen bazı “meta-kategoriler”in kontur kazandırdığı figürlerin derinden değişerek, yeni içeriklerin, deneyim kipliklerinin ve yeni bir tarihsellik rejiminin doğmasını sağladıkları gözlemleniyor.
Deneyim alanını beklenti ufkundan ayıran siyasi sınır, faşizmin kangrenleştirdiği coğrafyaların sınırı haline geldiğinde, modernite, geçici tatminler ve engellenmiş dürtülerden bestelediği küçük müziğini ne kahramanı ne de kurbanı olmayı becerememiş öznesine her gün defalarca dinletmeye başlıyor. Post-Modernlerin dil salatasından oluşan bu müzik, hep aidiyet ve kimlik üzerine ve hep onların kaybının travmatik sonuçları üzerine bestelenmiş kulak tırmalayıcı bir gürültü hâline geldi.
Sonsöz
Sağlam ve kalıcı bir dünyaya dair pervasız vizyonunda Arendt, kendisini, seraplar, hayaletler ve kayıp hazinelerle çevrelenmiş olarak gördü.
Arendt yapıtında, üstünde yaşayan herkesin başına buyruk eylediği ve gelecek nesillerin miras aldığı, zenginleştirilebilen bir dünya gerçeğine herkesi inandırmaya çalıştı.
Oysa, “varlığın sadece söylemin bir sonucu olması gerekirken”,3 onun kitabında okur, “olguların hakikatlerinin” kendinde, kendi özünde şeyler (Ding an sich) olduklarına inandırılıyor.
Arendt bir yandan herkesi, otoriter bir dünya gerçeğine inandırıp uyarırken, Heiddeger ile olan karmaşık ilişkisinin bazı savlarını bulanıklaştırdığı fark ediliyor.
“Bir kadının emir vermesini tuhaf bulduğunu” söylediği4 “La crise de l’éducation”da daha da ileri giderek, “Dünyaya karşı bu sorumluluğu üstlenmeyi reddeden kimsenin ne çocuğu olmalı ne de onların eğitimine katılma hakkı…” diye buyuruyor.
Modernite insanı ömrünün büyük bir kısmını gölgesinin peşinde delice bir arayışla geçiriyor.
Oysa bir gölgeye sahip olmak, yanlış bir toplumsallıkta yaşamak, varoluşunuzun toplumsal örf ve âdetlerin hükmü altında olduğu anlamına geliyor. Bence asıl kriz budur.
Özetle, “Modernitenin Anka kuşu” olduğuna bütün yüreğimle inanmak istediğim yeni neslin, hayatın sadece sevdiğimiz insanların mezarlarını çiçeklerle bezemek için yaratılmadığını anlamasını ve Kant’ın tabiriyle “aklın kamusallığının” özgürlüğüne düğümlenen bir eylemselliğe inanmasını bekliyorum.
Zira savaşlar bitince fırtınalı çağlar yumuşamadı. Varoluş derseniz, merkantilist kapitalizmin sedyesi üzerinde demirden yüz düğümle bağlanmış olarak uzanıyor.
Teknoloji ve tüketim çılgınlığımızın arkasında dünyanın, başkalarının, doğanın sonunda bizimle konuşacağı ve bu sorgulamaya bizim de yanıt verebileceğimiz yanılsamalı bir deneyim beklentisi bulunuyor.
Tüketici nihilo-hedonistler olarak arzuladığınız şey bir “efendi”dir; bunu elde edeceksiniz. Oysa, sokaktan oturma odasına yükselen devrimci entelijansiyasının mikro kozmosu bu değildir.
Anlayacağınız toplumsal cepheler çok sıcak ve otoriter yönetim tüm termometreleri kırmayı marifet sayıyor.
Gezi ve onu izleyen olaylar, sınıf mücadelesinin okul, aile, fabrika, kışla ve tapınak gibi ideolojik devlet aygıtlarında her zaman var olduğu tezinin bir tür ampirik doğrulamasını sundu.
Böylece, eylemselliğin ve olasılıkların çoğalması deneyimi, bir çeşit “sonsuzluğun ikamesi” olarak hayatımıza girdi.
Kısacası, insan failliğinin gücünü inkâr eden her türlü kavramsallaştırma status quo’ya yarıyor. Kavramlar sokağa inmez!
Kaynakça
Hannah Arendt, “Between past and future”. (“La crise de la culture”), Gallimard-Idées, 1972.
Hannah Arendt, “The Origins of Totalitarianism”, (“Les origines du totalitarisme”), Payot, 1990.
Hannah Arendt, “The Human Condition”, (“Condition de l’homme moderne”), trad. Fr., Calmann-Lévy, 1983.
Paul Ricœur, “Temps et récit”, tome III, Seuil, 1985.
Hans Blumenberg, “La légitimité des Temps modernes”, trad. Fr., Gallimard, 1998.
1 Arendt’in, orijinal adı “Between Past and Future” (Geçmiş ve Gelecek Arasında) olan fakat “Kültür Krizi” adı altında ün salan kitabının 1954 yılında ABD’de yayınlanan ilk baskısı altı makaleden oluşuyordu.
2 “Gizli Gelenek” üzerine dikkat çekici denemesinde Hannah Arendt Franz Kafka’yı, Heine, Chaplin ve Bernard Lazare’la birlikte modern Yahudi kültürü tarihindeki asi-parya duyarlılığının en kayda değer örneklerinden biri olarak gördü.
3 “Varlık, söylemenin, söylemin bir sonucudur”; bu ifadeyi Barbara Cassin’inin “The Sophistic Effect” kitabından aldım.
4 Bkz. Hannah Arendt, “Humanité et Terreur”. Payot, 2017.
Kaynak: oggito.com/icerikler/kavramlar-sokaga-Inmez
www.bilimsanatyolu.com
Yorum gönder