31 Mart’ta Ne Olmuştu? / Prof.Dr.Behçet Kemal Yeşilbursa
31 Mart Olayı (31 Mart 1325/13 Nisan 1909) bugün de sık sık adı geçen, yıldönümlerinde üzerine yazılar yazılan bir konudur. Olaya bu denli önem verilmesi, laiklik savunucularının bunu dinsel gericiliğin çok belirgin birörneği olarak görmeleri ve bütün gericilik akımlarının tehlike ve kötülüklerini o olayla açıklamak istemelerinden ileri gelmektedir.

Fakat şunu hemen belirtmek gerekir ki parola, “şeriat isteriz” idiyse de, gerçekte, ayaklanmanın baskın niteliği, muhalefetin İttihat ve Terakki’ye karşı kalkıştığı, fakat kötü düzenlediği için ne olduğu pek belirmemiş, başarıya ulaşamamış bir askeri hükümet darbesidir. İsyan bayrağının Şeriat oluşu, bir dini sömürme olayından ibarettir. Olay, özünde bir iktidar mücadelesidir. Amaç iktidarı yani İttihat ve Terakki Partisini hem iktidardan ve hem de İstanbul’dan söküp atmaktı. Arka planda bu işe manevi ve belki de maddi destek sağlayan güç İngiltere olmuştur. Bu bir karşı devrim denemesiydi.
13 Nisan gecesi Taşkışla’da ayaklanan askerler, sabahın çok erken saatlerinde Ayasofya’da Mebusan Meclisi’nin önünde toplandı. Muhalefete göre, daha önce subayların baskısına boyun eğen Meclis, bu sefer er ve erbaşların baskısına boyun eğecekti. Muhalefet denince, başta Prens Sabahattin olmak üzere, Anglofil Kamil Paşa ve oğlu Sait Paşa, İsmail Kemal ve Müfit Beyler, Mizancı Murat, Mevlanzade Rıfat, Said-i Nursi, Derviş Vahdeti gibi kişiler ve bunların etkisi altındaki örgütler, yani Ahrar Fırkası ve onun dinsel kolu İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti akla gelmektedir. Birde bunlara yardımcı olan medrese öğrencileri ve alaylı subaylardı. Askeri tahrik etmede bunların önemli rolü olmuştur. Volkan gazetesinin ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin kurucusu Derviş Vahdeti başrolde yer almıştır. Kıbrıslı yoksul bir ailenden gelen hafızdır. Ona göre güdülecek en isabetli siyaset İngiliz siyasetidir. 31 Mart Vakası dinin siyasal amaçlar için nasıl sömürülebileceğini her zaman hatırlatan bir olay oldu. Dolayısıyla dinin siyasal amaçlarla kullanıldığı son örnek değildi.

Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin tutumu Osmanlı ayaklanmaları için tipiktir. Ayaklanmayı, elindeki üstün kuvvetlerle bastıracağı yerde nasihat yaptırmakla vakit geçirmiştir. Oysa bu sırada ayaklananlar kışla kışla dolaşıp yavaş yavaş başka birlikleri de saflarına katmışlardır. İttihatçı mebuslar meclise gelemediği ve bir kısmı da İstanbul’u terk ettiği için Meclis toplanamamış ve bir karar alamamıştır. Bunun üzerine karar merkezinin Yıldız Sarayı olduğunu anlayan isyancılar Saraya yöneldi ve bağlılıklarını sundu. Padişah II. Abdülhamit balkona çıktı ve isyancıları selamladı. Bu hareketi kendisinin isyanı çıkartmakla suçlanmasına ve tahtan indirilmesine vesile oldu. O gün Mebusan Meclisi toplanabilseydi belki duruma el koyabilirdi.
İsyancılar 11 gün İstanbul’da adeta terör estirdi. Başkenti denetimleri altına aldılar, gazete büroları yağmalandı, mektepli subaylar öldürüldü, İttihat-Terakki üyeleri kaçtı. Bu arada Selanik’teki Üçüncü Ordu 1908 devrimini savunmak üzere hızla harekete geçti. Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Harekât Ordusu 22 Nisan’da İstanbul’a doğru yola çıktı ve iki gün sonra da İstanbul’da kontrolü ele aldı. Prens Sabahattin tutuklanmış. Ancak 2-3 gün Harbiye Nezaretinde tutulduktan sonra İngiltere’nin baskısı sonucu serbest bırakılmıştır. 27 Nisan’da Meclis Abdülhamid’in tahtan indirilmesini ve Selanik’e sürgüne gönderilmesini onayladı. Yerine 64 yaşındaki kardeşi Reşat, V. Mehmet adıyla tahta çıktı. 1918’e kadar dokuz yıl padişahlık yaptı.

Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Harekât Ordusu anayasal rejimi kurtarmasaydı, İttihat ve Terakki Fırkası yıkılabilirdi. Ayaklanmanın bastırılmasıyla anayasa ve İttihat-Terakki Fırkası kurtarılmıştı. Ancak İttihatçılar ağır bir bedel ödemek zorunda kaldılar; Şevket Paşa ve generallerin küçük ortakları haline geldiler. Nitekim Mahmut Şevket Paşa üç yıl kadar kabineye hâkim oldu. Şevket Paşa düşünce yapısı bakımından reformcu bir subaydı ve imparatorluğun eski rejimin elinden kurtarılmasını istiyordu. Ama aynı zamanda Prusya okulunda eğitim görmüş bir subaydı ve bu nedenle askeri hiyerarşiye inanıyor ve ordunun siyasete karışmasını istemiyordu.
31 Mart Olayı ile ilgili değişik ve kimi zaman da hayali açıklamalar Türkiye’de dolaşıp durmuştur. Kendi taraftarlarını iktidara getirmek için Siyonistlerin ve masonların, kendilerinin iktidarı gelmesi için liberallerin ve İngilizlerin, Abdülhamit’in ve hatta İttihatçıların sinsi bir komplosu olduğu bugüne kadar iddia edile gelmiştir. Oysa Ahrar Fırkası’nın yani muhalefetin yani liberallerin ayaklanmayı düzenledikleri yönünde birçok kaynakta yeterince kanıt bulunmaktadır. 80 yaşındaki Anglofil Kamil Paşa liberallerle birlikte amansız bir İttihatçı düşmanı idi. İttihatçıların hâkim olduğu Meclis 13 Şubatta Kamil Paşa’yı Sadrazamlıktan düşürdü. Liberaller ve İngilizler Kamil Paşa’nın düşürülmesini kendilerine karşı yapılan bir darbe olarak nitelendirdi. Bunun üzerine İttihat karşıtı bütün güçler İttihat-Terakki’yi yıkmak için harekete geçtiler.
Bu isyanın en dolaysız sonucu İstanbul’da iki yıl süren sıkıyönetim oluşudur. II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesidir. Sadrazam ve kabinesi artık padişaha değil parlamentoya karşı sorumluydu. Ve pek çok hükümet işinde padişah onayı kaldırıldı. Ordu liderleri için 31 Mart Olayının asıl tehlikesi, alt rütbeli subayların yüksek komutaya karşı bir isyan olmasıydı. Nitekim ileride olacak olan 27 Mayıs 1960 İhtilali bunu bir benzeriydi. Dolayısıyla Mahmut Şevket Paşa’nın en önde gelen amacı orduyu siyasetin dışında tutmak olmuştur. William Hale 31 Mart isyanını son yeniçeri isyanı olarak değerlendirmektedir. 31 Mart karşı devrimi ne İttihatçıların ne de 1918’den sonraki haleflerinin unutmayacakları sarsıcı bir ders olmuştu. 31 Mart Olayı dinin siyasal amaçlarla nasıl sömürüldüğünü her zaman hatırlatan bir olay oldu ve dinin siyasal amaçlar için kullanıldığı son örnek de değildi. İttihat karşıtları öylesine kararlıydılar ki, Adana’da bir Ermeni katliamı örgütlemekten bile çekinmemişlerdi. Amaçları bir İngiliz-Fransız donanmasını Ermeniler lehine müdahaleye kışkırtmaktı. Bunun İttihat ve Terakki Fırkası’nın yıkılmasına yol açacağını düşünüyorlardı.

Temmuz 1908’de başlayan geçiş döneminde, tutucuların ve gericilerin desteklediği Padişah, liberallerin desteklediği yüksek bürokratlar ve genellikle ordu ve toplum içindeki örgütsel güçlerine dayanan İttihatçılar arasında gizli bir iktidar mücadelesi vardı.
Liberaller Osmanlı toplumunun üst sınıflarına mensuptular. Bunlar, eğitim görmüş, Batılılaşmış, kozmopolit, bir yabancı dile aşina kişilerdi. Aynı toplumsal gruba mensup yüksek bürokratların denetiminde bir anayasal monarşiden yanaydılar. İngiltere’nin tasarladıkları sınırlı toplumsal ve ekonomik reformlara rehberlik etmek için para ve uzman sağlayarak rejimlerini destekleyeceğini umuyorlardı. Bu, Tanzimat döneminin Anglofil bildirgesiyle başlayan siyasete uygundu. Savundukları ideoloji Osmanlıcılık, Âdem-i Merkeziyetçilik, Meşrutiyetçilik ve liberal ekonomidir. Buna göre, bütün dini ve etnik cemaatler, kendi dar amaçlarından ve özlemlerinden fedakârlık etmeksizin bir hanedan yurtseverliğine sadakat gösterebilirlerdi. Ayrıca liberaller, Osmanlı’nın Batı Avrupa’nın hâkimiyetindeki dünya sistemi içinde yer almasını istiyorlardı. Ülke çapındaki İttihatçı karşıtı tüm muhalefeti Kasım 1911’de Hürriyet ve İtilaf Fırkası adı altında bir çatı altında topladılar. Ve İkinci Meşrutiyet’in en büyük ve en güçlü muhalefet partisi haline geldiler. Tek amaçları vardı, İttihat ve Terakki’yi yıkmak.
1889’da kurulan İttihat ve Terakki Komitesi de liberallerin tasarladıklarına benzer bir siyasal rejimi savunuyorlardı. Ancak bunlar, otokrasinin yıkılmasını sadece toplumsal ve ekonomik rejimin dönüştürülmesine yönelik ilk adım olarak görüyorlardı. Anayasal bir hükümetin bu dönüşümü gerçekleştirebileceğini umuyorlar ve daha erken reformcuların benimsediği politikalara artık inanmıyorlardı. Daha çok Almanya ve Japonya örneğinden esinlenmişlerdi. Bunlar, liberallerin aksine, Batılı terimlerle alt-orta sınıf olarak betimlenebilecek bir kesimden geliyorlardı. İttihat ve Terakki, Türkiye’nin yakın tarihine egemen olmuş ve damgasını vurmuş ilk ve en büyük siyasi örgüttür. İttihat ve Terakki yapısal bakımdan bir kitle partisidir ve türdeş değildir. Tecrübesiz, Jakoben tutumlu bir grubun yanlışları, dışa bağımlılıktan doğan zorluklarla birleşmiş, İttihat ve Terakki’nin karşısında gittikçe büyüyen bir muhalefetin oluşmasına neden olmuştur. İttihat ve Terakki sadece bir siyasi parti değildi. Bir tarih döneminin ve de bir kuşağın bütün sorunlarını yüklenmiş ve yansıtmış bir cemiyetti.
Bir partiden öte bir şeydi. İttihat ve Terakki Partisi’nin yazgısı adeta Osmanlı Devleti’nin yazgısıyla bütünleşmiştir. İttihat ve Terakki de aynı kaderi izler. Bu on yılın iniş çıkışlarına uyarak bir siyasal örgütün ilginç gelişme eğrilerini gösterir. Tarih, İttihatçıları bir yol ağzına getirmiş ve işlevlerini de saptamıştır. İmparatorluğu çokuluslu etnik kadrosuyla ve ülkesiyle “muhafaza etmek”; aynı kadro içinde demokratik bir rejim kurmak ve bu kocamış yapıyı sosyo-ekonomik planla kalkındırmak. Türkiye’nin yakın tarihinde ilk olarak yaygın, disiplinli, coşkulu, hırçın, acımasız ve de tecrübesiz bir kitle örgütü ve partisi modelini İttihat ve Terakki yaratmıştır. Fakat siyasal partiden de öte, kitleleri eyleme geçirebilen bir politik güç olduğunu da kanıtlar. Sonuç olarak Türk siyasetindeki bu düalizm o günden bugüne kadar her anlamda devam etmektedir. Ayrıca 31 Mart hangi yönlerden 15 Temmuz’u çağrıştırır düşünmek gerekir.
Prof.Dr.Behçet Kemal Yeşilbursa
www.bilimsanatyolu.com
Yorum gönder