İbn-i Rüşd, tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde kazanmıştır; bu da Türkiye’dir
Günümüz dünyasında baktığımızda İslam Coğrafyasında karmaşanın, çatışmanın, yoksulluğun, savaşın, ayrışmanın, bilimdışı kalmanın nedeni üzerinde kafa yormaya başlandığı bir dönem geçirdiğimizi düşünüyorum. Siyasal İslamcılara ve geleneksel inanç sahibi olanlara bakarsanız. İslam inancını tam yaşayamadığımız, İslam’ı anlayamadığımız biçiminde klasik yaklaşımların hala varlığını olduğu gibi sürdürmeye devam ettiğini görüyoruz.
İslam Coğrafyasının geri kalmışlığını Ziya Paşa 1870 yılında yazdığı gazelinin girişinde net şekilde şöyle ifade ediyor:
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm”
Bugünkü dilimize çevirdiğimizde:
“Kâfirler -Batı- diyarını gezdim, gelişmiş yerleşim yerleri gördüm
İslam topraklarını dolaştığımda da sadece viraneler gördüm.”
Ziya Paşa’nın gazelinden bugüne 150 yıl geçse görünürde değişen bir şey yoktur…
İslam Dünyası’nda günümüzde sadece viraneler, sadece yoksulluklar yoktur… Günümüz İslam Dünyası’nda ayrıca savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır. İslam Devletlerinde yönetime çöken aile, grup, aşiret uzantıları varlıklarını sürdürmek için gavur dedikleri güçlerin kanatları altında varlıklarını sürdürdüğünü herkes biliyor.
Bir dizi soru sorabiliyoruz…
Peki, bu neden böyledir?
İslam Dünyası neden geri kalmıştır?
İslam Dünyası’nda bugün neden savaş vardır, kan, gözyaşı ve işgal vardır, huzursuzluk vardır?
9. 10. Yüzyıllarda dinamik bir uygarlık oluşturan İslam Coğrafyası bugün içine kapanmış, bilimden gelişmeden, değişimden, sanattan, bilimden kopan bir görünüme neden düştü?
Tarih eğitimi almış biri olarak bizlerde bu sorunun nedeni hep ilgimizi çekmiştir.
Bu konuda birçok tez ileri sürülmüştür.
Bugünkü İslam Dünyası’nın geri kalmasının en başta gelen nedenlerinden birisi olarak: İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi eski Yunan felsefesinde Aristo çizgisinde deneyimci gerçekçiliği/akılcılığı sürdürme yolunu tutanların karşısında Eflatuncu idealist felsefeyi savunan İmam-ı Gazali’nin nakilciliğinin egemen olmasıdır diye değerlendiriyorum…
Bu konuda bir başka tez konusu: Fransız tarihçi Fernand Braudel farklı bir tez ortaya koyar. Braudel’e göre 13. yüzyılda Moğol istilası İslam’ın bütün şehir medeniyetini yıkar, kütüphaneler yakılır, milyonlar öldürülür, bu şekilde tüm İslam dünyası bir “kasaba”ya dönüştürülür. Kent kültürü yok edilince kır-küçük kasaba yerleşim yerlerindeki gelenekler İslam inancıyla harmanlanınca durağan bir şekle dönüştü.
Tarihçi Braudel’e göre: Haçlı seferleri de İslam’ı Akdeniz’den uzaklaştırıp karalara kapatır… Bu maddi çöküşe psikolojik alt üst oluşlarda eklenince İslam dünyasında mistisizm ve dogmatizm etkili olmaya başlar, zamanla devlet politikalarına dönüşerek kökleşir… Dünya ekonomisindeki coğrafi keşiflerin getirdiği ekonomik değişmeler ve son derece karmaşık, sosyal, ekonomik ve siyasi sebepler de İslam dünyasının geri kalmasına yol açar…
Bir başka görüşe göre: İçine kapanan ve batı uygarlığını Hristiyan uygarlığı olarak gören İslam dünyası reform, Rönesans, Aydınlanma dönemlerini hiç anlamamış, anlamakta istememiştir. Bütün değişimleri Hristiyanlığın sorunu gibi anlamış. Bugün bile aynı düşünceyi sürdüren sözde düşünürler mevcuttur.
Bir başka görüşe göre ise: Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı alması üzerine Mısır’daki İslam anlayışının İstanbul’a taşınması ve azda olsa var olan akılcılık yok olmuştur. Medrese sistemi bilimdışı kalarak tüm pozitif bilimleri dışlamıştır. Bu da İslam Coğrafyasının egemen devleti olan Osmanlı Devleti’ndeki gelişimi tüm İslam Coğrafyasını etkilemiştir.
İmam Gazalî 11. ve 12. yüzyıl İslam coğrafyasının çok etkin bir din bilginidir. Saygı duyulan birisidir. İmam Gazali’nin “Filozofların Tutarsızlığı” (Tehâfütü’l-Felâsife) adlı eserinde, Farabi ve İbn-i Sina gibi İslam bilginlerini eleştirerek onları kâfirlikle suçlamıştır.
İmam Gazali şöyle yazar: “Akıl ile inancı uzlaştırmaya çalışmak boşunadır. Akıl ile inancın karşıtlığını kabul etmeyen düşünürler, kaçınılmaz olarak hakikatten uzaklaşacaktır. Allah’ı akıl ile açıklamaya çalışmak, Allah’ı yadsımaktır. Neden-sonuç ilişkisinin araştırılması, Allah’ın iradesini yok sayma sonucunu verebilir. Akıl ve felsefe sorularına yanıt bulmaya çalışırken çelişkiye düşüldüğüne göre gerçeğe ulaşmak olanaksızdır.”
Geleneksel inancın sürdürücüsü olan Ve Cübbeli Ahmet diye bilinen kişi de İmam Gazali geleneğine bağlı olduğu için: İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun gibi kişileri kafir ilan etmekten geri kalmamıştır.
Ayrıca İmam Gazali’nin İslam Coğrafyasına en büyük zararı “artık İslam tekâmüle erdi’’ diyerek İslam’da içtihat kapısını (yorum, yeni kural koyma) da kapatmıştır. İmam-ı Gazali, inananları soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır. Ve sonuçta istediği bütün İslam Coğrafyasında egemen bir yapıya dönüşmüştür.
İmam Gazali, “Din Bilimlerinin Dirilmesi” kitabında, “akıl yürütmeye dayalı eğitim ve öğretimin, din duygularını öldürdüğünü” iddia etmiş. Bilimsel düşüncenin egemenliği kırılmadıkça dinsel duyguların dirilmeyeceğini savunmuştur.
Yine Gazali aynı kitabında genç Müslümanlara şöyle seslenir: “Ey oğul! Elinden geldiğince, hiç kimse ile herhangi bir konuda düşünsel tartışmaya girişme! Çünkü düşünsel tartışma, birçok yıkımlara neden olur. Zararı yararından büyüktür. Çünkü düşünsel tartışma ikiyüzlülük, kıskançlık, büyüklenme, düşmanlık, böbürlenme gibi çok kötü huyların kaynağıdır” diyebilmiştir. Bugün bilimsel düşüncenin temeli: Kuşku duyacaksın, soru soracaksın, bütün düşüncelere açık olacaksın. Her düşünceye açık olup herkesle tartışacaksın. Bilimi, tartışmayı günah sayan anlayışın varacağı yer. Ziya Paşa’nın “Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm” olacaktır.
İmam-ı Gazalî’den yaklaşık yüz yıl sonra, Endülüslü Halife İbn-i Rüşd (1126-1198) ise Tutarsızlığın Tutarsızlığı denemesinde, akıl-inanç çelişkisinin kaçınılmazlığını, hatta gerekliliğini iddia eder. İbn-i Rüşd, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunur.
‘’Çünkü’’ der İbn-i Rüşd; “İnsan aklı da Allah vergisi bir yetenektir ve bu nedenle akla uygun olan nakle de uygundur.’’
Aralarında yüzyıl gibi bir zaman aralığı da olsa İmam-ı Gazalî ile İbn-i Rüşd’ün bu kitapları yazılı tarihin en önemli ve en büyük tartışmalarından birisi olduğu kıymetlendirilmektedir.
İbn-i Rüşd bu tartışmayı siyasal planda ve toplumsal etki bakımından kaybetmiştir. Çünkü İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, Şıhları ve güç sahipleri–yanlış anlaşılan ya da işlerine öyle gelen, bilim yerine inancı savunduğunu iddia ettikleri- Gazali’yi desteklemişler, İbn-i Rüşd’ü ise ihmal etmişlerdir.
İslam dünyasının sultanları, halifeleri, şeyhleri, Şıhları ve güç sahipleri Gazali’yi desteklemişlerdir çünkü Gazali, inananları soru soran, eleştiren, itiraz eden bir kütle değil, itaat eden, biat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştır.
Ancak İslam dünyasında Gazali’nin görüşünün egemen olmasının tüm İslam dünyası için büyük bir talihsizlik olduğu günümüz İlam Coğrafyasının bilimdışı kalmasına yol açtığı değerlendirilmektedir.
Harun Reşit, oğlu Memun ve Mutezile (Mutezile mezhebi: Sorunları akıl ve mantık yoluyla çözmeyi esas alan bir mezhep) döneminde doruğa çıkan Doğu’nun Rönesans’ı olarak tanımlanan Abbasi aydınlanması doğudan gelen Moğol istilası ile sona ermiş ancak ne yazık ki bu coğrafyada Gazali etkisiyle yeni bir aydınlanma dönemi başlayamamıştır.
Gazali’nin görüşü Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı medresesine de egemen olmuştur. Öyle ki Fatih İstanbul’u kuşatması esnasında sur önlerinde top döktürecek kadar ileri teknolojiye sahipken 1529’da bu teknoloji kaybolmuş o Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Anadolu’dan Viyana’ya öküzlerle top çekmek zorunda kalmıştır. (1683’de de aynısı tekrarlanmıştır)
Osmanlıcada Ehl-i İman ve Ehl-i İlim ve Ehl-i Hikmet (felsefe) kavramları olmasına rağmen Osmanlıda özgür düşünce ve felsefeden uzak durulmuş, din eğitimine ağırlık verilerek bilim ihmal edilmiş ve bu da Osmanlının sonunu hazırlayan nedenlerin en başında gelmiştir.
Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo’dan Platon’a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen İbn-i Rüşd’ün kitapları Arapçadan Latinceye çevrilmiş ve Batı, unuttuğu Antik Çağın bilim insanlarını ve felsefecilerini yeniden İbn-i Rüşd’ün eserlerinden öğrenerek Rönesans’ı başlatmıştır.
Özellikle Ortaçağ çalışmalarıyla ünlü, İslam tarihi ve Haçlı Seferleri üzerine eserleri olan Fransız Marksist tarihçi Claude Cahen (1909 -1991) bir eserinde şunları yazar: “Batı dünyası İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd ile düşünmeyi öğrenmiş olduğunu asla unutmamalıdır… Kurtuba Camisi olmadan Fransa’da Le Puy Katedrali tasarlanamazdı.”
İslam dünyası ve özellikle o dönemin lideri olan Osmanlı da anlatıldığı gibi Gazali’nin etkisiyle ne Abbasi aydınlanmasını takip edebilmiş ne de 14. yüzyılda başlayan bu Avrupa Rönesans’ını yakalayabilmiştir.
Osmanlı da bu nedenle bilimle, teknolojiyle, sanatla, felsefeyle pek bir ilişki kurmamıştır.
Osmanlı ne Abbasi döneminde İslam’ın altın çağında yetişen bilginlerden, astronomlardan, felsefecilerden, matematikçilerden, güzel sanatçılardan, botanikçilerden, mekanikçilerden bir tanesini bile yetiştirebilmiş ne de çağında Avrupa Rönesans’ını yaşarken bu Rönesans’ın yetiştirdiği Batı dünyasını aydınlığa taşıyan ve 20. yüzyıla hazırlayan sanat, bilim ve düşün dünyasının yapısını tanıyabilmiştir.
Böylece Batı İbn-i Rüşd’ün yolundan giderken, Doğu ise Gazali’nin yolundan gitmiştir.
Varılan sonuç ortadadır.
Ancak İbn-i Rüşd, tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde kazanmıştır; bu da Türkiye’dir. Bu topraklarda gerçekleşen 1923 Cumhuriyet devrimlerinin tarihsel ve felsefi anlamı budur. Denilebilir ki Mustafa Kemal Atatürk İbn-i Rüşd’ün manevi öğrencisidir. Ancak tüm İslam dünyasında ve tüm zamanlarda sadece bir yerde, o da Türkiye’de kazanan İbn-i Rüşd’ün bilimsel düşüncesi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra ne yazık ki cehalet, taassup ve Batı’nın jandarmalığı nedeniyle kesintiye uğramıştır.
Geleneksel inancın temsilcisi olan Cüppeli Ahmet ve avenesi İbn-ı Rüşd’ü kafir ilan etmekten geri kalmamıştır. Aynı yolu takip eden geleneksel tarikat yapıları ve günümüzün siyasal İslamcıları aydınlanmacı olan Mustafa Kemal Atatürk ve O’nun ilham kaynağı olan İbn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun’un düşünsel yapısının İslam Coğrafyasında egemen olmaya başladığında Ziya Paşa’nın acı bir şekilde belirttiği
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm”
Değişime uğrayacaktır.
02.03.2025 – Muhsin YAZICI
www.bilimsanatyolu.com
Yorum gönder